Sınır

Harita değiliz fakat çizgilerimiz var. Kim sınırsız olduğunu iddia edebilir ki?

Sınır

Nedir sınırımız?
Farkında mıyız sınırların?
Sınırlardan oluşan bu dünyada nereye kadar atabildik adımlarımızı?
Yarılmış mıyız yolları, yoksa tanımaz mıyız sınır adını?
Belki de saymadık artık olanları ya da olacakları. Zaman geçiyor, geçtikçe de çalıyor bizden; varımızı yoğumuzu. Elimizde kalan hiç bütününe ise hayat diyoruz. Hiçlik, kocaman bir hiçlik, çalınanlarımız İle beraber lügatta kendine yer var ediniyor, bizi yok ederken. Elimizde hiç kalana kadar gezindiğimiz sokaklar hayatımızı oluşturuyor, peki biz hangi sokağa kadar yürüdük? İşte "sınır" dediğimiz yola çıkıyoruz. Bir sokak mı gördük hayatımızda, yoksa bir şehir mi gezdik karış karış ? Hiçlik dediğimiz hayatın sokaklarını geçerken. Kimimiz ne şehir tanır ne ülke, ne yolunu bilir ne de sınırını. Kimimiz ise ne sokak bilir ne mahalle, odasıdır hayatı, ne penceresi vardır ne kapısı. Bir çoğumuz kurarken aklımızda atacağı adımları, bir yoğumuz da arka mahallede uyanır hesapsız. Çoğu hesaplı adımlarımız ise başka hesaba ya da hesapsıza çarparken yıkılır. Atılmış çelme hissiyatı ile yere yapışır, sonrasında da ayağa kalkana kadar üzerimize basılan adımları izlerken buluruz kendimizi; sadece izleriz. Kimisi bilinçli bayılır, izlemek için, geleni gideni, belki de nedenini. Kimisi de uçmayı hayal ederek gökyüzüne kapılırken bulamaz kendini. Bir çelme ile görür yeryüzünü. Kimisi çelmenin ağırlığı ile arar failini, kimisi ise yanlışlıkla olduğuna inandırır kendini, sonra tekrar tekrar hayale dalarak körleşir ya da hayalsiz yürümeye devam edemeyeceğini anlar. Bir çoğumuz ise yalanlar ile körleşiriz. Aşk yalanına, sevda yalanına, her şeyin iyi olacağı yalanına. Elbette iyi olan şeyler olur ama "her şey" olmaz. Olur da bir gün "her şeyin güzel" olduğunu düşünürseniz; kandıranın kendiniz olduğu çelmesine takılmayı dahi beklemeyin. Çünkü insanı en iyi kendisi kandırır.
Devam ederiz, yazının devamı gibi ama kimisi edemez; yettiğini, yeteceğini düşünen devam edemez ve gerçekten uçmaya başlar, hiçliğin sonuna, melek olacağını düşünen de olur elbet. Lakin güzel "bir" haberim var, bazılarımız bağlanarak tutunur hiçliğe. Kimisi paraya; kimisi ise takıma, aşka, acıya, dine, umuda. Ya maddesel tutacaklarımız olur, ya da mental yorgunluklarımız. Paraya tutunan insan, en iyisi ile avutur kendini, sadece para İle boyayabileceği gözler yakınında gezer. Yüzeydir paranın şaşası, sokakta yürümek isterse asfalt döker kafamıza, uçmak isterse havaalanı kurar üstümüze, bir yangın ile hallolur işleri. Bir yangındı diye avutur kendini, gözleri boyadığını sanarak yaşar, bin yangına sığdırır hiçliğini. Takıma bağlanan insan, bir grup İle paylaşır her şeyini; hem acıyı hem sevinci, tek başına yürüyeceği iki mahalle ağır kalır hiçliğine, bişeylerin parçası olmadan hiç olduğunu bilerek yaşar, forması İle tek başına en fazla iki mahalle öteye gidip gelir. Aşka tutunan insan ise kör olmak için yaşamayı seçer; gün gece midir, gündüz müdür ? Kim bilir , bilmeden gezmek için yaşar, bilse paraya tutunacak, en fazla iki seçenek ile boş boş gezer. Acı da vardır yaşamak için her çelmeyi unutmak mı bizi tedbirli yapan, yoksa unutmamak mı tecrübeyi oluşturan? Korkun ve kaçın kine dönüşen acıdan lakin en güzel dersi kendine kendin verirsin. Acı tüm hislerin aksine anıyı diri tutar, anının acısı size sadece ders versin ki benliğiniz biraz tecrübe edinsin. Kinin acısı ise terk etsin bedeninizi; kim başında ağrı, içinde ateş ile gezmek ister ki? Terk etsin, terk etsin ki ateş sizi yakmadan, çünkü insan en çok kendine zarar verebilir. Dine gelir sıra, her oluşun bir bahanesidir din. Yaratıcıdır din. Yerin ve göğün başlangıcı! - Tanrım kim ister ki yaratılmayı? Akıl fikrine sahip olan kim ister? Yine de minnettarlık ile sarılıyım, - fakat Tanrım ölmediğini kanıtlaman lazım. Bir salgın ya da bir afet dışında , bir aydınlık ile sar kötülüğü ama ateşin aydınlığı değil, iyiliğin aydınlığı ile. - Din yerin ve göğün başlangıcının bahanesi iken artık insanların bahanesi, Tanrının affı altında dönen  kötülüklerin bahanesi, dini en uygun şekilde yaşayanların hayranı iken - bir amaç ve inanca en doğru şekilde tutunanların - dini kullanarak yönlendirmeye çalışanların pislikleri karartır gözlerimi, yönetilenlere ise acırım. Akıl varlığının içinde çektikleri yoksulluk yüzünden. En acımasızı ise umuttur. Zengin olma umudu, aşık olma umudu, mutlu olma umudu, cennet umudu,...
Umut gezdiğimiz sokaklarda bişey bulma umududur. - Başka bir sözle tarif edilmezdi - Hep ummak, hep istediğini bulmayı ummak. Aylar da sürse, yıllar da sürse ummak. İstenileni karşında görmeyi istemektir ve bunun için sokakları gezmek de gezmemek de aynı şeydir. Kimisi bulana kadar, bulduğunu sanana kadar sokak sokak arar, kimisi ise oturduğu yerde gelmesini bekler; bu beklemektir umut. Gezen her ne kadar azimli ise her sokağın başında yine de aradığını bulmayı umar. Çoğu zaman hayale dalmaktır ummak, yarı kördürler, her zaman körlük aşka ve hayalpereste aittir. Onlar göremez burunlarını, en bağımlılar onlardır, şarhoş gezmeyi kim istemez ki? Ve ummak için umur gerekir çoğu zaman, severim umursamaz insanları, rahat kafa ile yaşamayı kim istemez ki? Lakin ciddiyet umuru doğurur, umursuzluk ile övünenleri kim ciddiye alır ki?  Umut bağlı olduğun takımın gol atmasıdır, kim umursuz kalır ki kaybedilen maça? Umut eve ekmek yerine pasta götürmektir. Kim istemez ki ekmeğini görevlilerinin almasını? Uyandığında iş derdi yerine kim istemez ki hobi derdinin olmasını? Umut bizleri aşka, paraya, mutluluğa ulaşamazken, ulaşmayı düşündürerek tutunmayı sağlar. - Umut ile düşüneceğime, acı ile adımlarımı sağlamlaştırırım. - Hiçliğe tutunduklarımız ise devam etme bahanelerimizdir. Okyanusta bir sandal dalgalara ne kadar dayanabilir ki? - Pi'nin bahanesi karaya ulaşmaktı. - Tutunduklarımız ile dolaşırız sokakları , Peki siz en fazla neye tutundunuz? Hanginiz şehirlere daldınız? Hiçliğin , hayatın sokaklarına , onun şehirlerinde. Anlayacağınız hanginiz kendi içinde gezdi, tozdu, dolaştı. Kaçtınız mı düşünmekten? Kaç düşünceye şahitlik ettiniz? Siz kimin izlerini takip ederek dolaştınız düşünce şehrinde, ya da odanızda mı yaşadınız ömür boyu? Ben dört duvarımın içinde anlamaya çalıştım. Pencere için duvar kırıp da kendi penceremden bakmadım. Kapım da olmadı. Ama ne mi yaptım?  Her seferinde başkasının yerine koydum kendimi, ona kırılır, şuna üzülür, anlamaya çalıştım. Bir defa dışarıya çıktım, ikincisine tövbe ederek. Ne miydi sınırım? Dört duvar. Ama kendime ait dört duvar, içinde güldüğüm, üzüldüğüm, dışarıdaki tecrübelerimi saydığım. Peki sizin sınırınız ne? Hala sınırsız olduğunu İddia eden var mı?