Ahmed Arif- Hayatı

Ahmed Arif bugün 93 yaşında. Mekanın Cennet Olsun Ustam....

Ahmed Arif- Hayatı

Şair (D. 22 Nisan 1927, Diyarbakır - Ö. 2 Haziran 1991, Ankara). Asıl adı Ahmet Önal’dır. Annesi Erbilli Sâre Hanım’ı çok küçük yaşlardayken (1929) yitirdi. Babası, Kerküklü Arif Hikmet, Diyarbakır Nüfus Müdürlüğünde çalışıyordu. Onun Siverek’e atanmasıyla, Diyarbakır’dan ayrıldılar. Diyarbakır’da yalnızca anaokuluna gidebilmişti. Okumayı burada öğrendi. Siverek İlkokuluna kaydolduğunda, okumayı biliyordu. İlkokulu Siverek’te bitirdikten sonra, ortaokula Diyarbakır’da başlasa da Urfa’da tamamladı. Yatılı olarak okuduğu Afyon Lisesini 1945’te bitirdi. 

Askerliğini yaptıktan sonra, 1947 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümüne kaydoldu. 1948’de, Merkez Bankası’nda memuriyete başladı. Hem çalışıyor hem okuyordu. Türk Ceza Yasası’nın 141. maddesine aykırı bulunan siyasî görüş ve eylemleri nedeniyle 1951 yılında tutuklanarak 38 ay hapiste yattı. 7 Ekim 1954’te serbest bırakıldı. Ancak, Urfa’da 8 ay kamu gözetimi altında kalması gerekiyordu. Mahkemeye başvurarak, kararı, Urfa değil de Diyarbakır olarak değiştirtti. Artık memurluk yapamazdı. Bir tuğla ve kiremit fabrikasında çalışmaya başladı. Birkaç yıl sonra tekrar Ankara’ya döndüyse de, öğrenimini tamamlama olanağı yoktu. Birçok işe girip çıktıktan sonra, Öncü ve Halkçı gibi gazetelerde düzeltmenlik, teknik sekreterlik ve gazetecilik yaptı. 

1967’de Aynur Hanım’la evlendi. 1972’de oğlu Filinta doğdu. 1977’de gazetecilikten emekli oldu. 

2 Haziran 1991 sabahı bir kalp yetmezliği sonucunda Ankara’da yaşama veda etti. Cenazesi ertesi gün Maltepe Camisi’nden kaldırılarak Cebeci Mezarlığında toprağa verildi.

Ahmed Arif şiir yazmaya ortaokul yıllarında başladı. Afyon Lisesindeyken edebiyata ilgisi iyice arttı. İlk şiirleri 1942 yılında Afyon Halkevi yayın organı Taşpınar dergisi ile Millet dergisinde yayımlandı. Lise yıllarındaki şiirleri bir yana, onun özgün şiirsel yapısını yansıtan şiirleri 1948’de yayımlatmaya başladı. Attilâ İlhan’ın düzenlediği ve Varlık dergisinin yayımladığı Şiirler-1948 adlı antolojide yer alan Rüstemo başlıklı şiiri ilk şiiri olarak kabul edilir. Aynı yıl, Bir Akşamüstü adlı şiiri de, tek sayı çıkan Meydan dergisinde yayımlanmıştı. Sonraki yıllarda İnkılapçı Gençlik, Yeryüzü, Seçilmiş Hikâyeler, Soyut, Militan, Yeni Ufuklar, Türk Solu, Kaynak, Papirüs vb. dergilerde şiirleri çıktı. Daha kitabı çıkmadan şiirleri elden ele dolaşmaya başladı. 1950’li yılların sonları ile 1960’lı yılların başlarında, Fikret Otyam’ın röportajlarına şiirlerinden parçalar almasıyla, ünü yaygınlaştı. 

İlk şiir kitabı Hasretinden Prangalar Eskittim, 1968 yılının Kasım ayında yayımlandı. Kitabın Bilgi Yayınevince yapılan bu ilk basımından sonra, çoğu Cem Yayınevince olmak üzere, altmıştan fazla yeni basımı yapılarak, Türkiye’de en çok basılan ve okunan birkaç kitaptan biri oldu. Ahmed Arif’in, Anadolu ve özellikle de Güneydoğu insanının acılarını tok bir ses, lirik ve duygulu bir anlatımla yansıtan şiirleri kendisine haklı bir ün kazandırdı. Ahmed Arif ikinci şiir kitabını “Kalbim Dinamit Kuyusu” adıyla yayımlayacağını duyurmasına karşın, bu ad, Refik Durbaş’ın kendisiyle yaptığı uzun söyleşiden oluşan kitaba konuldu. İkinci kitabı ise, şiirleri ölümünden sonra oğlu tarafından derlenerek Yurdum Benim Şahdamarım (2003) adıyla basıldı.

Ahmed Arif’in şiirinin altörgesinde, Divan şiiri ile Halk şiiri geleneklerini görmenin olanaklı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Önce Nâzım Hikmet’i, sonra Niyazi Akıncıoğlu ve Enver Gökçe gibi şairleri besleyen bu kaynaklar, Ahmed Arif şiirinin de, özellikle söylem biçimi olarak, beslendiği gözelerdir. Ahmed Arif’in çok sevilerek yaygın üne kavuşan bir şair olmasının temelinde, Anadolu insanının kulağına yabancı gelmeyen bu sesi yakalayarak kendinin kılma becerisi yatar.


Ahmed Arif İçin ne Dediler?


Nihat Behram onun şiirinin halktan, Halk şiiri geleneğinden beslenen damarını şu sözlerle vurgular:

“Şiirindeki anlatım biçimini ve söyleyişi etkileyen, halk dili ve halk şiiridir. Onu bir bakıma sözlü halk şiirinin yazıya geçen ve ufuklarını genişleten bir sıçrama noktası sayabiliriz. Şiirinin yapısında ‘aşiret töreleriyle yetişişinin’ ve duyarlılığını halk duyarlığından asla soyutlamayışının derin izleri görülür. Şiiriyle günlük yaşantısının aynılığını doğuran da budur. Ahmed Arif’te yaşantıyla şiir bir ince telde korkusuzluk ve umutla birleşir. Ve ses böyle bir telin böyle bir birleşiminden gelen ses olunca, dört duvar, demir kapı dinlemez, hayatı bir uçtan bir uca dolanır, kendisi ranza dibinde volta vururken sesi memleketin bahar gelmiş dağlarında yiğitlerin donatım ve pusatları arasında yer yerler. Çukurova’da eser, Ege’de meyva verir.”


***


Ahmet Arif’in kendisi de “Nasıl yazıyorsunuz?” sorusuna verdiği cevapla bu görüşü doğrular: “Yazıyorum denmez buna. Ben şiiri kafamda, yüreğimde bitiriyorum. Sonra bir gün oturup kabataslak kaleme alıyorum. Üç ya da beş yerinde düzeltme yapıyorum. Göze çarpan bir aksaklık varsa ya da yeni bir çağrışım varsa onu değiştiriyorum, o kadar... Bu bakımdan bana halk ozanı derlerse, onur duyarım. Küçümsemem. Hani ne diyorlar, irticalen...” Ahmed Arif, şiiri, halk şairleri gibi irticalen/doğaçlama olarak söylediğini bir ölçüde kabul eder, ama modern şairin işinin o kadar kolay olmadığına da dikkat çeker: “Evet, bir anlamda öyle oluyor. Ama o kadar da değil. Bu, bir beyin çalışması. Elbette geride, altta, temelde bir plan var. Fakat bunlar bazan birbirlerine katılıyorlar; karışıyorlar demiyeyim. Hangisini iteleyeyim öteye, bilemiyorum.

‘Maviye maviye çalar gözlerin

Yangın mavisine rüzgârda asi’

Bu iki mısra var ya, belki bir on yıl değil, daha fazla, çok daha fazla bekledi. Yani şiir bitti, bu başka türlüsüydü. Hatta o şiirden ayırdığım bir bölümü ‘Diyarbekir Kalesi’nde kullandım. (...) Elbette önce lirik olmalıdır bir şiir bence. İsterse siyasi bir mesajı olsun, isterse olmasın. Ama önce lirik olmak zorundadır. Benim inancım bu. Tarzım bu. Ötesi insanın kendi yeteneğine kalmış. Yani bir insanın gerçekten yeteneği ile öğünmesi ayıptır. Özellikle biz şairler biraz rafine insanlarız. Hani öyle uluorta öğünemeyiz. Hakkımız yoktur buna. O şiirlerde dikkat edersen hem lirizm, hem güzel olaylar, öfkeler, acılar, yıkılmalar, kopmalar, yenilmeler, yeniden şahlanmalar, yeniden doğurmalar, hepsi var.”

Ahmed Arif’in şiiri, feodal şiirin (halk şiirinin) toprağından beslenmekle birlikte, bizim yenilikçi şiirimiz içinde, özellikle yarattığı üslup ve estetik açılımla önemli bir yere sahiptir. Onun şiirinde hamasi temalar aramak ve onu böyle yorumlama eğilimi sanatsal bir yanılgı olur. Çünkü şiir dilsel ve düşünsel bir estetik eylemdir. Yazıldığı dilde yaratılan imgelerle algılanmayı amaçlar. Yoksa şiir adına didaktik, kuru ve tatsız metinler çıkar ortaya. Ahmed Arif, dağarcığının dibindeki feodal kalıntıları silkip atamamıştır, ama hamasilik ve fanatiklik adına da onda bir leke bulmak mümkün değildir. Onun şiirini anlayabilmek için önce bunu tesbit etmek gerekir.

Ahmed Arif ayrıntılara inerek, şiirsel olanı ön plana çıkarır. Böylece, kaba ve sığ gerçekçilik adına şiiri harcamamış olur. O nedenle, ona yakıştırılmak istenen “belli bir azınlığın sesi” gibi bir yaklaşım yerine oturmaz. Önemli olan insansal özü yakalamış olmasıdır. Böyle olunca da sanat evrenselleşir ki, onun amacı da bundan başka bir şey değildi. O yalnızca sosyal ve siyasal bir güncel çerçeveyle de sınırlamaz şiirini. Şiirinin içeriğine kültürel ve tarihsel mirası katarak şiiri ayrıntıda yakalar ve zenginleştirir. Bizim şiirimizde, üzerinde oturduğumuz zengin kültür mirasını dile getirerek; umutsuzluğun, yoksulluğun, ezilmişliğin oradan alınacak direnç ve moral güçle altedilebileceğine işaret eder. “Mal, haraç - mezattır, / Can, pazar - pazar.” (...) “Kör boğaz, nafaka uğruna, / Haldan düşmüş, tebdil gezer...” dizeleriyle mevcut durumu tesbit ederken, çıkış yolunu göstermese bile ki, bu şiirin işi değildir zaten, umutsuzluğa da düşürmez insanı. Onun yaptığı bir yerde düşüncenin duygu haline, coşku haline dönüştürülmesidir. Şair bunu, şiirde söz dizimi ile oluşan anlamın sesle uyumnu buluşturarak gerçekleştiriyor. Ahmed Arif halk şiirinden biçim olarak değil ama öz ve renk olarak yararlanmıştır. Onun şiirini sıcak kılan özelliklerden biri de bu yanıdır. Bir de içinden çıktığı toplumun derdiyle dertlenmiş olması önemlidir. Şairin, “ben şiirle özdeşleşmişim” demesi de tüm bunların toplamından başka bir şey olmasa gerek. Bu arada, Ahmed Arifin şiirinin, kendini yüksek sesle okutmaya zorlayan bir şiir olduğunu da söylemek gerekir. Onun şiirinin temelinde masalsı bir izlek ve anlatım özelliği de vardır. Ahmed Arif’in şiirini, doğulu bir romantiğin şiiri olarak değerlendirmek de yanlış olmaz.

Kapatby ReklamStore
Ahmed Arif, toplumsal gerçekçi 1940 Kuşağının son şairidir. Kendinden önceki ustaların deneyimlerini iyi değerlendirmiş; imge yaratmada, duru bir dil oluşturmada ve o dili ekonomik kullanmada, dize kurmada ve şiiri bütünde yakalamada başarılı olmuştur. Buna bir de yurtseverlik ve dünyaya bakışındaki duyarlılık eklenince, özgün bir şair olmasının gizleri ortaya çıkmış olur.

“Ahmed Arif’in şiirine, umudun, inceliğin, korkusuzluğun şiiri demişler. Ekleyeceğim: Onun şiiri, onurun ve alçak gönüllülüğün, derinliğin ve yalınlığın bile şiiridir. Bu özellikler sonradan edinilmiş değil, doğulunun geleneksel özellikleridir. Akıl ve yürek bir olmuştur. Hayat, en acı, en umutlu deneylerini sermiştir. O şiirler yazılmıştır.

“Ahmed Arif’in şiiri baştan sona somut gerçeklere dayanan bir şiir. Zor bir şiir. Ama, tek bir kez kekelemeden, tek bir kez biçim sıkıntısı, dil, anlatım sıkıntısı çekmeden, benzetmelerin, imgelerin en özgürünü bula kullana yazmış. Benzersiz bir ozan.” (Gülten Akın)

“Ahmed Arif’in şiiri özlemler kullanılarak ya da anlam kullanılarak şu yaşadığımız dünyanın dışına düşürülememektedir. Ahmed Arif’in şiirinin kaynağı, bir şairin çapına ve şairce dikkate bağlıdır: Estetik seçeneğinin hakkını verebilen bir şairin çapına. Ve çapını da, seçeneğini de zebil etmeyen bir şair dikkatine. Bu estetik seçenek, insantekinin ömrünü, insansoyu tarihinin perspektifinde arıyor. Orada temellendiriyor. Bununla kalmıyor. Bu temellendirmenin, yalnız ve yalnız, bu ömürle bu perspektif arasındaki doğal bağlaşıklıkta yattığını biliyor. O yüzden bu şiir yapay değildir. Her türlü kurgu ustalığına sahiptir ama yapay değildir. Ahmed Arif’in şiiri salt bir öneri değildir. Kendini öneren bir gerçeklik biçiminin dilidir. Bu dilde kuşlar kadar çiçekler, renkler kadar sesler de söz sahibidir.” (Veysel Öngören)


***


“Ahmed Arif hep bağlı kaldı şiire. Söylemek gerekir ki, fazla üretken bir şair değildi. Ama, baskı ortamı yüzünden yıllarca yayınlanma olanağı bulamayan şiirlerini 1968 yılında kitaplaştırdığında, özgün sesini kitlelere hemen ulaştırmayı başardı. Hasretinden Prangalar Eskittim, Türkiye’de Nâzım Hikmet’e bile nasip olduğunu sanmadığım bir tiraja ulaştı.

“Ahmed Arif, ömrü olan bir kitaba imzasını attı. Dizeleri dudaklarda dolaşacaktır. Benim bile dilimde şu anda: ‘Kalbim ranhzalara şilte / dosttur içerimde yatan.’” (Ahmet Oktay)


ESERLERİ:

ŞİİR: Hasretinden Prangalar Eskittim (1968), Yurdum Benim Şah Damarın (2003).

MEKTUP: Cemal Süreya’ya Mektuplar (1992).

SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA: Salim Şengil / Ahmed Arif (Seçilmiş Hikâyeler, Temmuz 1956), Veysel Öngören / Ahmed Arif’le Bir Konuşma (Ankara Birliği dergisi, Mart 1970), Mehmet Kaplan / Cumhuriyet Devri Türk Şiiri (1973), Gülten Akın / Türk Şiirinde İşlem Gelişimi Üstüne Notlar (Sinan Yıllığı, 1973), Nihat Behram / Ahmed Arif’le Bir Konuşma (Militan, Şubat 1975), Enver Yorulmaz / Ahmed Arif (Çaba dergisi, 1989), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) - Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) - Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2007) – Ünlü Edebiyatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 4, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013) - Diyarbakır Ansiklopedisi (2013) – Geçmişten Günümüze Diyarbakırlı İlim Adamları Yazarlar ve Sanatçılar (2014), Refik Durbaş / Ahmed Arif Anlatıyor: Kalbim Dinamit Kuyusu, (1990), Ahmet Oktay / Karanfil ve Pranga (1990), Can Yücel (Milliyet, 3.6.1991), Muzaffer İlhan Erdost / Üç Şair: Nâzım Hikmet, Cemal Süreya, Ahmed Arif (1994), Şevket Beysanoğlu / Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının Diyarbakırlı Üç Büyük Şairi: Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmed Arif, Sezai Karakoç (1997). 

#AhmedArif93Yaşında